Bir askerin itirafları!

Askerdeki sıradan günlerden biri olduğunu sanıyordum. Bölükten biraz uzaklaşmış dağdan inen dar patika yoldan çadırların olduğu bölgeye doğru ilerliyordum. Yol kenarında kayaların üzerine oturmuş elinde tüfek bulunan orta yaşlı bir adam gördüm. Adamın görüntüsünden çekinip selam vermeden hızlıca yoluma devam ettim. Arkamdan iki el silah sesi.  Biraz evvel geride bıraktığım adam tüfeğini bana doğru doğrultup ateş etmiş ve Allah’a şükürler olsun iki kere ıskalamıştı. Tüfeğine tekrar mermi doldururken üzerine doğru koşup tüfeğini elinden çekip aldım. Nasıl anladım bilmiyorum ama PKK’lı olduğunu anladım. Neden bana ateş ettiğini sordum. Pek tatmin edici bir yanıt vermedi. Kendi devletlerini kurmak vs. bir şeyler geveledi.

-Bu ülkede benim sahip olup da senin sahip olmadığın bir hak var mı?

Bu soruma da doğru düzgün bir yanıt alamadım. Bu toprakların üzerinde uzun yıllar yaşadıklarından onların hakkı olduğundan falan bahsetti. Silahını yanıma alıp onu arkada bırakarak çadırların olduğu yere vardım. Çok geçmeden komutan yanına çağırdı. Bir adres verdi ve oradan aldıklarımı İç Anadolu illerinden birine sevk etmemi emretti. Başüstüne komutanım!

Gün batmak üzereydi. Bana verilen adrese vardım. Çok eski yıkık dökük bir ekmek fabrikasına benziyordu. İçeri girdim. İçeride başka askerler vardı. Keskin, kötü, bayıltıcı bir koku tüm fırını sarmıştı.  Biraz sonra taş fırının kapağı açıldı ve içinden büyükçe bir tepsi çıkarttılar. İçindekileri görünce gözlerime inanamadım. İçi yanmış, kimi siyah, kimi koyu kahverengi insan kemikleriyle doluydu. Kemikleri, yarısı aynı şekilde insan kemikleriyle dolu olan bir çuvala doldurup bana teslim ettiler. Tek bir soru bile sormadan selam verip dışarı çıktım. Frının önünde ortası çimenlik büyükçe bir döner kavşak vardı. Kavşağı ortasından yararak karşıya geçmek istedim. Yanıma çingene çocuklarına benzer bir çocuk geldi. Çavulın içindekilerden istedi. Olmaz dedim. Yoluma devam ettim. Çocuk da aynı şekilde benimle birlikte devam etti yürümeye. İçindeki kafa taslarından birini istiyorum dedi. Dona kaldım. Çocuk nereden biliyordu içinde insan kemikleri olduğunu?! Kendimi toparlayıp hayır olmaz diye bağırdım. Çocuk peşimden ayrılmıyordu. Sinirlenip bir iki tane vurduğumu hatırlıyorum.

10-12 saate sürecek uzunca bir yol bekliyordu beni. Bir telefon kulübesi bulup annemi aradım. İç Anadolu’ya gideceğimi söyleyip helallik istedim. Orada beni ziyaret edebileceklerini söylediler. Tamam dedim. Yolculuk nasıl geçti hiç hatırlamıyorum. Oradaki birliğe gitmeden önce bir pansiyona geçtim ve anneleri tekrar arayıp bulunduğum yerin adresini verdim. Soyundum kamuflajları yatağın üzerine bırakıp bir sıcak duş aldım. Bir kaç saat sonra annemle babam geldi. Oturduk biraz sohbet ettik. Artık gitme vakti gelmişti. Kamuflajları giymek üzere tekrar odaya girdim. Yatağın üzeri boştu. Paniğe kapıldım. Oda da aranırken annem geldi. Kamuflajları çuvalıma koyduğunu söyledi. Hemen gidip çuvala baktım. Katlamış bir şekilde oradaydılar. Neyseki annem çuvalın içindeki kemikleri fark etmemişti. Giyindim. Ellerini öpüp oradan ayrıldım, sevkiyatı gerçekleştirip görevimi tamamlamak üzere birliğe doğru yola koyuldum. Dağın eteğinde şehirden 20-30 km uzaklıkta, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeydi birlik. Belli bir yere kadar taşıtla geldim. Kalan 5-10 km’yi yürükmek zorundaydım. Sırtta insan çuvalı kış günü kan ter içinde ağaçların arasından zorlana zorlana yukarı yürümeye diğer bir deyişle tırmanmaya başladım. Tırmanırken bir yandan da neden insanları yaktıklarını düşünüyordum. PKK olabilirler miydi acaba?! Olsalar bile onlar da bu ülkenin vatandaşlarıydılar. Onlara bu kötülüğü neden yapıyorlardı? Belki de bu yüzden yakıyorlardı. Tanınmasınlar diye! O kadar insanın öldüğünü gören aileleri ve de hemşehrileri ayaklanmaz mıydılar?! Ölüleri gizlemenin bir yoluydu belki de bu! Bu düşünceler içinde birliğin olduğu yere vardım. Elimdekini görünce bir asker beni birliğin 600-700 m dışındaki bir alana yönlendirdi. Bahsedilen yere varınca geniş ama fazla derin olmayan bir çukur kazılmış olduğunu gördüm. Etrafta onlarca asker bekliyordu. Çuvalı çukura boşaltmaya başladım. Kemikleri çukura eşit yayılacak şekilde boşalttım. Derken ardı ardına silah sesleri… Bir grup terorist çevremizi sarıp bizi avlukaya almıştı. Yanımda bulunan askerler saldırıyı yanıtsız bırakmadılar. Bense biraz şaşkınlık, biraz korku, biraz da içi yanmış insan kemikleriyle dolmuş bir çukurun içinde olan bitene bir anlam veremiyordum. Bip bip bip rahatsız edici bir bipleme. Yoksa mayın mıydı? Saatli bomba mı yoksa? Korkudan çukurun içine çömelip gözlerimi sıkıca yumdum. Bip bip bip… Ses durmadan devam ediyordu. Cesaretimi toplayıp gözlerimi açtım. Odamdayım. Her zamanki gibi kotum kapının arkasında asılı, laptopum açık kalmış, telefonumun alarmı bip bip bip bipliyordu…

Yayınlayan

Sami

Profesyonel yazılım uzmanı, amatör fotoğrafçı, bisiklet aşığı.

“Bir askerin itirafları!” üzerine 3 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.